← Ana sayfaya dön
HadisHac & UmreSahîh-i Buhârî

Sahîh-i Buhârî — Military Expeditions led by the Prophet (pbuh) (Al-Maghaazi) — Hadis No: 4325

حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ عَمْرٍو، عَنْ أَبِي الْعَبَّاسِ الشَّاعِرِ الأَعْمَى، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، قَالَ لَمَّا حَاصَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الطَّائِفَ فَلَمْ يَنَلْ مِنْهُمْ شَيْئًا قَالَ ‏"‏ إِنَّا قَافِلُونَ إِنْ شَاءَ اللَّهُ ‏"‏‏.‏ فَثَقُلَ عَلَيْهِمْ وَقَالُوا نَذْهَبُ وَلاَ نَفْتَحُهُ ـ وَقَالَ مَرَّةً نَقْفُلُ ـ فَقَالَ ‏"‏ اغْدُوا عَلَى الْقِتَالِ ‏"‏‏.‏ فَغَدَوْا فَأَصَابَهُمْ جِرَاحٌ فَقَالَ ‏"‏ إِنَّا قَافِلُونَ غَدًا إِنْ شَاءَ اللَّهُ ‏"‏‏.‏ فَأَعْجَبَهُمْ فَضَحِكَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم، وَقَالَ سُفْيَانُ مَرَّةً فَتَبَسَّمَ‏.‏ قَالَ قَالَ الْحُمَيْدِيُّ حَدَّثَنَا سُفْيَانُ الْخَبَرَ كُلَّهُ‏.‏

Tercüme

Abdullah b. Ömer dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Taifi muhasara ettiği halde onlardan yenildiklerine dair kendisine bir haber ulaşmayınca: İnşailah yarın geri dönüyoruz, -(Ravi) bir seferinde de: Geri döneceğiz, demiştirdemişti. Bu ashaba ağır geldi ve: Taifi fethetmeden mi geri gideceğiz? dediler. Allah Resulü (ertesi gün): Haydi sabah erkenden savaşa gidiniz, diye buyurdu. Onlar da sabahleyin gittiler. Fakat pek çok kimse yara aldı. Bunun üzerine: İnşailah yarın geri dönüyoruz, diye buyurdu. Bu sefer bu hoşlarına gitti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de (buna) güldü." Süfyan bir keresinde de: "Tebessüm etti" demiştir. Bu Hadis 6086 ve 7480 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Taifi muhasara ettiği halde onlardan (yen ildiklerine dair) bir haber almadı." İbn Zubeyr yoluyla gelen İbn Ebi Şeybe'nin zikrettiği mürsel rivayette şöyle denilmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Taifi muhasara edince ashabı: Ey Allah'ın Resulü, Sakiflilerin akları biziyaktı. Onlara beddua et, dediler. Allah Resulü: Allah'ım, Sakiflilere hidayet ver diye buyurdu." Megazi alimlerinin zikrettiklerine göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kaleyi fethetmekte güçlükle karşılaştı. Taifliler de kalelerinde bir yıl süreyle kuşatılsalar dahi kendilerine yetecek şekilde hazırlıklar yapmışlardı. Müslümanların üzerine kızdınlmış demir parçaları fırlattılar, onlara aklar attılar. Pek çok kimseye de isabet ettirdiler. Allah Resulü Nevfel b. Muaviye ed-Diyli ile istişare etti, o da şöyle dedi: Bunlar yuvasına çekilmiş bir tilki gibidirler. Eğer yuvasının başında durursan onu yakalarsın. Fakat bırakıp gidersen de sana zararı olmaz. Bunun üzerine Allah Resulü onları bırakıp gitti." Enes'in de Müslim tarafından zikredilen hadisinde belirttiğine göre, onları kırk gün süre ile muhasara etmiştir. "Yarın dönüyoruz." Medine'ye dönüyoruz. "Bu onlara ağır geldL" Bunun sebebini: "Burayı fethetmeden mi geri gideceğiz" sözleri açıklamaktadır. Bu haberin ifade ettiği anlam şudur: Allah Resulü Taif fethedilmeden geri döneceklerini onlara haber verince bu hoşlarına gitmedi. Onların hoşlanmadıklarını görünce savaşmalarını emretti. Fakat fetih imkanı da olmadı. Üstelik bir takım yaralar aldılar. Çünkü Taifliler surların üstlerinden onlara ok atıyordu. Böylelikle Taiflilerin akları Müslümanlara isabet ettiği halde Müslümanların akları surların üstündekilere isabet etmiyordu. Onlar bu hali görünce geri dönmelerinin isabetli olacağını açıkça görmüş oldular. Allah Resulü de onlara geri dönme teklifini tekrar edince bu sefer bu teklifi beğendiler, ondan dolayı da Allah Resulü hakkında: "Bunun üzerine güldü, demektedir

Kaynak

Sahîh-i Buhârî, 64/355 (No: 4325)

https://sunnah.com/bukhari/64/355

Sahîh-i Buhârî — hocanın diğer içerikleri

Sahîh-i Buhârî — Hadis No: 4978

Hadis
حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُوسَى، عَنْ شَيْبَانَ، عَنْ يَحْيَى، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، قَالَ أَخْبَرَتْنِي عَائِشَةُ، وَابْنُ، عَبَّاسٍ رضى الله عنهم قَالاَ لَبِثَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِمَكَّةَ عَشْرَ سِنِينَ يُنْزَلُ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ وَبِالْمَدِينَةِ عَشْرَ سِنِينَ

Hz. Aişe ve İbn Abbas'tan şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, vahiy inmeye başladıktan sonra Mekke'de on yıl kaldı. Medine'de de on yıl kaldı

Hac & Umre
Detay →

Sahîh-i Buhârî — Good Manners and Form (Al-Adab) — Hadis No: 6206

Hadis
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، رِوَايَةً قَالَ ‏ "‏ أَخْنَعُ اسْمٍ عِنْدَ اللَّهِ ـ وَقَالَ سُفْيَانُ غَيْرَ مَرَّةٍ أَخْنَعُ الأَسْمَاءِ عِنْدَ اللَّهِ ـ رَجُلٌ تَسَمَّى بِمَلِكِ الأَمْلاَكِ ‏"‏‏.‏ قَالَ سُفْيَانُ يَقُولُ غَيْرُهُ تَفْسِيرُهُ شَاهَانْ شَاهْ‏.‏

Süfyan'dan, o Ebu'z-Zinad'dan, o el-A'rec'den, o Ebu Hureyre'den rivayetle: "Allah nezdinde en hakir isim....." demiş; Süfyan ise birkaç kere: "Allah nezdinde isimlerin en hakiri ... " demiştir. " kendisine melikler meliki (krallar kralı) adını veren kimsedir." Süfyan dedi ki: Ebu'z-Zinad'dan başkası da: Bunun (Farsça) açıklaması: Şahan şah'tır, demektedir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "En hakir" (anlamı verilen bu kelimenin) kökü, çirkin ve kötü söz söylemek demek olan "el-hana"dan gelmektedir. el-Müstemli"de bu lafız "ehneu" (şeklinde sondaki ye harfi yerine ayn harfi ile) şeklindedir ve meşhur olan da budur. Bu ise zillet anlamına gelen "el-hunu'''den türemiştir. İyad dedi ki: Hadis, isimler arasında en küçük (değersiz) isim ... demektir. Ebu Ubeyd de buna yakın bir şekilde açıklamıştır. "el-Hani'" de zelil demektir. "Hanaa'r-reculu" zelil oldu, anlamındadır. İbn Battal dedi ki: İsmin kendisi isimlerin en zelili olduğuna göre, bu ismi alan kimsenin zilleti daha ileri derecede olur. el-Halil İbn Ahmed de "ehneu" lafzını en fadr, en günahkar diye açıklamış ve "el-han 'u" de fücur ve günahkarlık demektir, demiştir. "Bu 'şah an şah' diye açıklanır." Bu hadis, böyle bir adı almanın haram kılındığına delil gösterilmiştir. Çünkü bu hususta çok şiddetli bir tehdit varid olmuştur. Bunun benzeri olan "mahlukatın haliki, hakimlerin hakimi, sultanların sultanı, emirler emiri. .. " gibi benzer anlamı taşıyan isimler de böyle değerlendirilir. Aynı şekilde er-rahman, el-kuddus, el-cebbar gibi Cenab-ı Allah'ın özel isimlerinden herhangi birisini alan kimsenin de bu kapsama girdiği söylenmiştir. Ama "kadilkudat: kadılar kadısı yahut hakimu'l-hükkam: yargıçlar yargıcı" adını alan kimselerin bu kapsama girip girmedikleri hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Zemahşerı yüce Allah'ın: "Ahkemu'l-hakimın (hakimlerin en hakimi)"ı86 buyruğunu hakimlerin en adaletlisi ve en bilgilisi diye açıklamıştır. Çünkü bir hakimin diğerine üstünlüğü ancak ilim ve adalet iledir. Devamla şöyle demektedir: Çağımızın mukallidlerinden bilgisizliğe ve zulme batmış nice kimse vardır ki kadılar kadısı lakabını almaktadır. Bu da hakimlerin en hakimi demektir. Bu sebeple ibret al ve ibretle düşün. Ancak İbnu'l-Müneyyir ona "akdakum aliyyun: aranızda en iyi hakim, en üstün yargıç Ali'dir" hadisini ileri sürerek itiraz edip şunları söylemektedir: İşte bundan, çağında yahut bölgesinde ya da şehrinde kadıların en adaletlisi yahut bilgilisi olan bir hakim hakkında "akdal kudat: kadıların en kadısı" tabirinin kullanılmasında bir sakınca olmadığı anlaşılmaktadır. Şeyh Ebu Muhammed İbn Ebi Cemra dedi ki: Hadisten her hususta edebe riayet etmenin meşruiyeti anlaşılmaktadır. Çünkü melikler meliki (krallar kralı) nin kullanılmasının yasaklanarak bu adı almak dolayısıyla tehdidin sözkonusu edilmesi; bunu kullanmanın mutlak olarak yasak olmasını gerektirmektedir. Böyle bir adı alan kişi, ister yeryüzünde bulunan meliklerin meliki olduğunu, ister onların bazılarının üstünde bir me lik olduğunu kastetsin, ister bu hususta haklı, ister haksız olsun, fark etmez. Böyle bir farkı kastedip bunu söylerken doğru olan kimse ile bunu kasıtlı olarak kullanmakla birlikte kullanımında yalancı olan kişi arasındaki fark, açık olmakla birlikte, değişen bir hüküm yoktur

Ahlâk
Detay →

Sahîh-i Buhârî — Good Manners and Form (Al-Adab) — Hadis No: 6207

Hadis
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، قَالَ حَدَّثَنِي أَخِي، عَنْ سُلَيْمَانَ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ أَبِي عَتِيقٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ، أَنَّ أُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ ـ رضى الله عنهما ـ أَخْبَرَهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم رَكِبَ عَلَى حِمَارٍ عَلَيْهِ قَطِيفَةٌ فَدَكِيَّةٌ وَأُسَامَةُ وَرَاءَهُ، يَعُودُ سَعْدَ بْنَ عُبَادَةَ فِي بَنِي حَارِثِ بْنِ الْخَزْرَجِ قَبْلَ وَقْعَةِ بَدْرٍ، فَسَارَا حَتَّى مَرَّا بِمَجْلِسٍ فِيهِ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَىٍّ ابْنُ سَلُولَ، وَذَلِكَ قَبْلَ أَنْ يُسْلِمَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَىٍّ، فَإِذَا فِي الْمَجْلِسِ أَخْلاَطٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُشْرِكِينَ عَبَدَةِ الأَوْثَانِ وَالْيَهُودِ، وَفِي الْمُسْلِمِينَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ، فَلَمَّا غَشِيَتِ الْمَجْلِسَ عَجَاجَةُ الدَّابَّةِ خَمَّرَ ابْنُ أُبَىٍّ أَنْفَهُ بِرِدَائِهِ وَقَالَ لاَ تُغَبِّرُوا عَلَيْنَا‏.‏ فَسَلَّمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَيْهِمْ، ثُمَّ وَقَفَ فَنَزَلَ فَدَعَاهُمْ إِلَى اللَّهِ وَقَرَأَ عَلَيْهِمُ الْقُرْآنَ، فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَىٍّ ابْنُ سَلُولَ أَيُّهَا الْمَرْءُ لاَ أَحْسَنَ مِمَّا تَقُولُ إِنْ كَانَ حَقًّا، فَلاَ تُؤْذِنَا بِهِ فِي مَجَالِسِنَا، فَمَنْ جَاءَكَ فَاقْصُصْ عَلَيْهِ‏.‏ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَوَاحَةَ بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ فَاغْشَنَا فِي مَجَالِسِنَا فَإِنَّا نُحِبُّ ذَلِكَ‏.‏ فَاسْتَبَّ الْمُسْلِمُونَ وَالْمُشْرِكُونَ وَالْيَهُودُ حَتَّى كَادُوا يَتَثَاوَرُونَ فَلَمْ يَزَلْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَخْفِضُهُمْ حَتَّى سَكَتُوا، ثُمَّ رَكِبَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم دَابَّتَهُ فَسَارَ حَتَّى دَخَلَ عَلَى سَعْدِ بْنِ عُبَادَةَ، فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ أَىْ سَعْدُ أَلَمْ تَسْمَعْ مَا قَالَ أَبُو حُبَابٍ ـ يُرِيدُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أُبَىٍّ ـ قَالَ كَذَا وَكَذَا ‏"‏‏.‏ فَقَالَ سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ أَىْ رَسُولَ اللَّهِ بِأَبِي أَنْتَ، اعْفُ عَنْهُ وَاصْفَحْ، فَوَالَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ لَقَدْ جَاءَ اللَّهُ بِالْحَقِّ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ، وَلَقَدِ اصْطَلَحَ أَهْلُ هَذِهِ الْبَحْرَةِ عَلَى أَنْ يُتَوِّجُوهُ وَيُعَصِّبُوهُ بِالْعِصَابَةِ، فَلَمَّا رَدَّ اللَّهُ ذَلِكَ بِالْحَقِّ الَّذِي أَعْطَاكَ شَرِقَ بِذَلِكَ فَذَلِكَ فَعَلَ بِهِ مَا رَأَيْتَ‏.‏ فَعَفَا عَنْهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَصْحَابُهُ يَعْفُونَ عَنِ الْمُشْرِكِينَ وَأَهْلِ الْكِتَابِ كَمَا أَمَرَهُمُ اللَّهُ، وَيَصْبِرُونَ عَلَى الأَذَى، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى ‏{‏وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ‏}‏ الآيَةَ، وَقَالَ ‏{‏وَدَّ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ‏}‏ فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَتَأَوَّلُ فِي الْعَفْوِ عَنْهُمْ مَا أَمَرَهُ اللَّهُ بِهِ حَتَّى أَذِنَ لَهُ فِيهِمْ، فَلَمَّا غَزَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَدْرًا، فَقَتَلَ اللَّهُ بِهَا مَنْ قَتَلَ مِنْ صَنَادِيدِ الْكُفَّارِ، وَسَادَةِ قُرَيْشٍ، فَقَفَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَصْحَابُهُ مَنْصُورِينَ غَانِمِينَ مَعَهُمْ أُسَارَى مِنْ صَنَادِيدِ الْكُفَّارِ وَسَادَةِ قُرَيْشٍ قَالَ ابْنُ أُبَىٍّ ابْنُ سَلُولَ، وَمَنْ مَعَهُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ عَبَدَةِ الأَوْثَانِ هَذَا أَمْرٌ قَدْ تَوَجَّهَ فَبَايِعُوا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى الإِسْلاَمِ فَأَسْلَمُوا‏.‏

Usame İbn Zeyd r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Bedir vakasından önce Haris İbn el-Hazrec oğulları diyarında bulunan Sa 'd İbn Ubade'ye hasta ziyaretinde bulunmak için üzerinde Fedek dokuması saçaklı bir kadife eğer bulunan bir eşeğe binerek gitti. Usame'yi de arkasına bindirmişti. Bu halde yolda giderken aralarında Abdullah İbn Ubey İbn Selul'ün de bulunduğu, oturmakta olan bir topluluğun yanından geçti. Abdullah İbn Ubey henüz Müslüman olmamıştı. Oturanlar arasında Müslümanlar, puta tapıcı müşrikler ve Yahudiler bir arada karışık durumda idiler. Müslümanlar arasında Abdullah İbn Revaha da vardı. Bineğin çıkardığı toz, meclisi kaplayınca, İbn Ubey ridası ile burnunu kapattı ve: Üzerimize toz çıkarmayınız, dedi. Resulullah s.a.v. onlara selam verdikten sonra durdu ve bineğinden inip onları Allah'a davet etti, onlara Kur'an okudu. Buna karşılık Abdullah İbn Ubey İbn Selul ona: Eyadam! Eğer bunlar bir hak ise söylediklerinden daha güzeli yoktur. Ama biz meclislerimizde otururken yanımıza gelip onu söyleyerek bizi rahatsız etme! Yanına gelen olursa sen de ona anlat, dedi. Abdullah İbn Revaha: Hayır, ey Allah'ın Rasulü, biz meclislerimizde bulunuyorken yanımıza buyur. Biz bunu seviyoruz, dedi. Nihayet Müslümanlar, müşrikler, Yahudiler karşılıklı ağır sözler söylediler. Neredeyse kavgaya tutuşacaklardı. Resulullah s.a.v., onlar susuncaya kadar onları teskin edip durdu. Sonra da Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bineğine bindi. Yola koyuldu ve nihayet Sa'd İbn Ubade'nin yanına girdi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Ey Sa'd, Ebu Hubab'ın -Abdullah İbn Ubey'i kastediyor- söylediklerini duymadın mı? O şunları şunları söyledi, dedi. Buna karşılık Sa'd İbn Ubade: Ey Allah'ın Rasulü, babam sana feda olsun. Onu affet ve bağışla. Sana kitabı indirene yemin ederim ki, bu belde halkı ona taç giydirmek ve krallara mahsus sarığı ona sarmak üzere antlaşmış bulunuyorlardı. Allah sana vermiş olduğu hak ile bunu geri çevirince, hevesi de kursağında kaldı. İşte onun bu hali senin bu gördüklerini yapmaya itti, dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem da onu affetti. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ashabı müşrikleri de, kitap ehlini de Allah'ın kendilerine emrettiği şekilde affediyorlar, eziyetıere sabrediyorlardı. Nitekim yüce Allah: "Muhakkak siz, sizden önce kitap verilenlerden ve şirk koşanlardan çok ezalar işiteceksiniz."(Al-i İmran, 186) ve: "Kitap ehlinden bir çoğu ... sizi imanınızdan sonra kafirler olarak geriye döndürmeyi çok isterler. "(Bakara, 109) buyurmuştur. Bu sebeple Resulullah s.a.v. onları affetmek hususunda Allah 'ın kendisine vermiş olduğu emre göre hareket ediyordu. Bu tutumu, Allah onlar hakkında kendisine izin verinceye kadar böyle sürdü. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Bedir gazasım yapıp da Allah o gazada kafirlerin ileri gelenlerinin ve Kureyş'in elebaşılarının öldürülenlerin öldürülmesini takdir buyurduktan sonra, Resulullah s.a.v. ve ashabı, zafer kazanmışlar olarak ve beraberlerinde kafirlerin ileri gelenlerinden, Kureyş'in elebaşılarından esirleri de ganimet almış olarak geri döndü. İbn Ebi Selul ve beraberinde bulunan putlara tapan müşrikler: Artık bu, 01gunlaşmaya doğru yönelen bir iştir. Haydi Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e İslam'a girmek üzere beyrat ediniz, dediler ve Müslüman oldular

Aile
Detay →

Sahîh-i Buhârî — Virtues of the Qur'an — Hadis No: 5027

Hadis
حَدَّثَنَا حَجَّاجُ بْنُ مِنْهَالٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، قَالَ أَخْبَرَنِي عَلْقَمَةُ بْنُ مَرْثَدٍ، سَمِعْتُ سَعْدَ بْنَ عُبَيْدَةَ، عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيِّ، عَنْ عُثْمَانَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ ‏ "‏ خَيْرُكُمْ مَنْ تَعَلَّمَ الْقُرْآنَ وَعَلَّمَهُ ‏"‏‏.‏ قَالَ وَأَقْرَأَ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ فِي إِمْرَةِ عُثْمَانَ حَتَّى كَانَ الْحَجَّاجُ، قَالَ وَذَاكَ الَّذِي أَقْعَدَنِي مَقْعَدِي هَذَا‏.‏

Osman radiyallahu anh'dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizin en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir." Sa 'd İbn Ubeyde şöyle dedi: Hz. Osman döneminde Ebu Abdurrahman Müslümanlara Kur'an öğretti. Haccac dönemine kadar da bu faaliyetini sürdürdü. Bu konuda şöyle demiştir: "Kur'an'ın faziletine ilişkin nakledilen hadis, benim buraya oturup Kur'an öğretmeme vesile oldu." Diğer tahric edenler: Tirmizî, Fedail-ül Kur’ân; İbn Mâce,i Mukaddime

Hac & Umre
Detay →